6 Mart 2018 Salı

Lohusa Deresyonu - Annelik Hüznü - Baby Blues

Böyle bir yazı yazabileceğim aklıma gelmezdi zira ben yengeç burcuyum. Bilirsin belki yengeç burçları en anaç burçtur, çoluk çocuk sever, fedakardır namı diğer ana gibi anadır, yani en azından böyle ifade ederler. Severim bebekleri. Bebekler sevilmez mi hiç? O minnacık suratları, elleri, ayakları Allah'ım ne güzel şeyler...  Ama bazı şeyler ilk başta toz pembe sandığımız gibi değilmiş be sevgili okur.
Hamileliğim sürpriz bir şekilde oldu. Kendimi hazır hissettiğimi sandığım bir dönemdi fakat bu kadar çabuk gerçekleşeceğini hiç düşünmemiştim. Test alıp sonucunu gördüğümde büyük bir şok yaşadım zaten. O an bu bebek için hazır olmadığım sinyalleri çaktı beynimde. Kendi kendime " h...ss..tr ben ne yaptım!! " dedim. Oturdum bir süre ağladım. Ama kendimi toparlamam uzun sürmedi. Kısa bir süre sonra hamileliğimin idrakına varmaya hatta hamilelikten keyif almaya bile başladım. İçimde büyüyen bir canlı vardı. Bu bir mucizeydi, bu bize Allah'ın verdiği bir emanetti. Şükürler olsun ki aratmadan bize bu emaneti bahşetti.
Hamileliğim çok rahat, tam da hayal ettiğim şekilde devam etti. İçimde büyümeye devam eden emanetimizi giderek sevmeye,sahiplenmeye ve onun için heyecan duymaya başlamıştım. 3 haftalık doktor kontrollerimi heves ile bekler onu görebilmek ve iyi olduğunu duyabilmek için sabırsızlanırdım. 19. haftaya geldiğimde ilk hareketlerini hissetmeye başladım. Muazzam bir duyguydu. Her hareketi onun iyi olduğuna ve varlığına bir işaretti ve beni inanılmaz derecede mutlu kılıyordu. Öyle ki bazı anlarda ultrason fotoğraflarına bakıp ne kadar güzel bir oğlum var diye ağladığım bile oluyordu. Gel zaman git zaman hamileliğimin sonuna yaklaştım. Normal doğum hayal ederken bir takım sebeplerden dolayı sezeryan olmak zorunda kaldım. İlk şoku böyle yaşamış oldum. Sezeryandan deli gibi korkuyordum. Öyle ki doğumun gerçekleşeceği gün oğlumu kucağıma alacağım için heyecan bile duyamadım. Korkum her şeyin önüne geçti. Sezeryan saati geldi. Hazırlıklar yapıldı.. Artık oğluma kavuşmaya az kalmıştı ancak içimde hala bunun heyecanını tam anlamıyla duyamıyordum taa ki kesik kesik ağlamalarını duyana kadar. Onun o sesiyle ben de hıçkırıklara boğuldum. Hemşirelere "hadi artık oğlumu bana gösterin "diye yalvardım. Buraya kadar her şey normal. İlk karşılaşma, onu ilk kucağıma aldığım an, emzirmeye çalıştığım an. Her şey güzel. Korkumu atlattım ve oğluma kavuştum. Daha sonra saatler ilerledikçe, hemşireler yarım saatte bir emzirmem gerektiğini üstelik bir de ameliyat sonrası sıkça yürümem gerektiğini söyleyince, her şey bir anda üst üste geldi. Yorgun, bitkin, uykusuz bir haldeydim. Bebeği emzirmek için her doğrulduğumda ağrılarım artıyordu. Bir süre sonra emzirmek istemedim ama emzirmek zorundaydım. İçimden bir ses sürekli olarak " uyumaya devam etsin ki ben de biraz uyuyayım " diyordu. Halbuki sütün gelmesi için hem emzirmem hem de ameliyat sonrası yürümem gerekiyordu. 
Bıkkınlık, uykusuzluk ve yorgunlukla geçen bir geceden sonra ertesi gün akşam üzeri taburcu oldum. Tabii ki doğal olarak evimiz kalabalık. annemler, kayınvalidemler, yardım etmek için herkes orada. Bir anda evimin düzeni değişti. Son iki senedir düzen takıntılı olan ben için stresli anların başlangıcıydı bu. Bir de kocayla yatak ayırma muhabbeti var tabii. O gece kayınvalidem ile uyudum. Bebek her ağladığında birlikte kalktık, ilgilendik. Yorgundum, uykusuzdum, tek istediğim en azında 2 saat deliksiz uyuyabilmekti. Günler emzirmek, alt değiştirmek, gaz sancıları ile baş etmeyi öğrenmek ile geçti. Giderek daha çok yorulmaya ve uykusuzluğu daha çok hissetmeye başladım. Gündüzleri bebek uyuduğunda uyuyabilsem belki biraz faydası olacaktı ama ne mümkün. Ben tam uykuya dalacakken başlıyordu ağlamaya. Eşimin de iş temposunun yoğun olması, onunla vakit geçirememem, evin kalabalık olması ve düzenin sıfıra inmesi. Bunların hepsi üst üste gelince ben de bebeğe karşı bir duygu karmaşası başladı. Eşimi çok özlüyordum. Bir anda en büyük destekçimi kaybetmiş gibi hissettim. Bebeğimizi aramızda bir engel gibi görmeye başlamıştım. Sık sık emmek istemesine sinirleniyordum. Onu emzirmek istemiyordum bazı zamanlar. Kafamda bir ses sürekli olarak çok büyük bir sorumluluk aldığımı, artık bu işin geri dönüşü olmadığını söylüyor ve beni giderek korkutuyordu. Hemen her gün ağlıyordum. Mutsuzdum. Ne yaptım ben diyordum kendi kendime. Hazır değildim. Hamile kalmamalıydım diyordum. Sürekli olumsuz düşünmeye başlamıştım. Bize bahşedileni göremiyordum adeta. İnternetten lohusa döneminde sıkıntılar yaşamış kişilerin yazılarını okumaya başladım, taze anne olan arkadaşlarım ile yazıştım, konuştum. Hepsi ortak bir şey söylüyordu " bu hissettiklerin çok normal, zamanla hepsi geçecek " Demek ki yalnız değildim. Böyle hisseden bir çok kişi vardı. Bu bize hormonlarımızın bir oyunuydu ve geçecekti. Ben bebeğime alışacaktım o ise bana ve henüz gelmiş olduğu bu dünyaya alışacaktı. Hepsi bir süreç ve sabır gerektiriyordu. Nitekim de öyle oldu. Hiç geçmeyeceğini sandığım o buhran zamanım Allah a şükür ki sadece 2 hafta sürdü. İnsanlarla konuştukça rahatladığımı hissettim. Aile olarak birlikte yaşamayı öğrenecektik. Şanslıydık ki Allah bize zorluk yaşatmadan vermişti bu emaneti. Daha ne istiyordum ki Allah'tan belamı mı? Şükretmem gerekirken ben ne yapıyordum??  
Giderek olumsuz düşüncelerden sıyrılmaya başladım ve oğlumun yüzüne bakıp onun güzelliğinin tadını çıkarmaya çalıştım. Bana muhtaçtı, onun bütün dünyası bendim. Ben beslersem beslenecek, altını değiştirirsem temizlenecek, onu kucaklarsam o sıcaklığı hissedecekti. Onun hiç bir suçu yoktu, hiç bir günahı yoktu.
2 hafta sonrasında uykusuzluğa alıştım. Artık gece uyanmaları zor gelmemeye başladı ilk haftalardaki gibi. Ne yapmam gerektiğini de öğrendikçe daha kolay olmaya başladı her şey. Cennet kokusunu duymaya, evlat denen canlının kıymetini anlamaya başladım. 
Demem o ki, tek ihtiyacımız olan şey sadece biraz zaman ve bizi anladığını, anlayacağına inandığımız kişilerle bolca konuşmak, dertleşmek. Bu süreç hemen hemen hepimizin başından geçiyor. Yalnız değilsin yani. Şimdi zor gelecek sana her şey ama zaman öyle çabuk geçiyor ki kendimizi toparlayıp tadını çıkarmaya çalışmalıyız. 

22 Şubat 2018 Perşembe

Doğum Serüvenim - Hastane Çantası Hazırlığı Zımbırtısı

Herkese merhaba,
Uzun zaman sonra yeniden bir şeyler yazmak, paylaşmak istedim. Bilmiyorum artık okuyan kaldı mı ama ben yazayım da burada dursun.
Hamileliğin sonlarına yaklaşırken hastane çantası hazırlığı diye bir takım durumların telaşına düşüyorsunuz. Bu konularla alakalı bir çok video ve yazı inceledim. Hamileliğimin 32. haftasıydı yanlış hatırlamıyorsam, hastane çantamı hazırlamıştım. Pimpirikli bir insan olduğumdan her şey olası her ihtimale karşı erkenden hazırlanmalıydı. Şimdi bir de benim tarafımdan bakalım neymiş bu hastane çantası ve içinde olması gerekenler.
Bir kere aslında hastane çantası denilen şey aslında koca bir bavul. Yani sen de ben gibi video ve yazıları okuyarak bir hazırlık içine giriyorsan ortaya çıkacak olan şey tam da bu! 
Peki ne koydum ben bu "hastane çantası"nın içine? 
Bir kere gerçekten öncelikle annenin ihtiyacı olacaklar şu şekilde; 
- Hasta külodu ( depend marka kullandım ) ped alırım işimi görür derseniz yanılırsınız. İlk bir kaç gün hasta küloduna çok ihtiyacınız olacak. 
- Rahat bir pijama takımı ve gecelik ( tercihe göre ) Ben her ikisini de almıştım ancak pijama ile daha rahat ettiğimden geceliği hiç kullanmadım. Zaten herhangi bir komplikasyon yaşamıyorsanız 1 gece kalacaksınız hastanede. Dolayısıyla çok fazla yedek eşya götürmeye gerek kalmıyor.
- Hastane içinde rahatça kullanabileceğiniz bir çift terlik ( sonrasında o terlikler çöpü boylayacağı için ben bornoz takımımdan çıkan terliği kullanmıştım )
-  Kışın doğum yapacaksanız sıcak tutacak bir şal ya da sabahlık. Yazın durum nasıl olur bilmiyorum ama yine de üstünüze ince bir sabahlık uygun olabilir. Morfinlerden dolayı sık sık sıcak basması yaşıyorsunuz, terliyorsunuz. Üstünüzü başınızı çıkarmak istiyorsunuz. Hatta ben emzirirken sıcaktan omuzlarımı açık bıraktım ve hastaneden çıktığım günün akşamı ve sonrasında iki gün kadar omuzlarıma müthiş derece batar çıkar girdi. Her nefes alışımda o ağrıyla tıkandığımı hissettim. O ağrıdan ağladığımı biliyorum. Tutulmuş omuzlarım. O yüzden dikkat etmekte fayda var.
- Ayaklarınızı muhafaza edin. Bir kaç çift çorap mutlaka bulundurun.
- Malum doğum sonrası sütün gelip gelmemesi gibi endişe verici bir durum var. Ben zorunlu sezeryan olmak durumunda kaldım. Eşim eczacının tavsiyesi üzerine Humana nın emziren anneler için hazır çayını aldı. Akşamına çok şükür az az da olsa sütüm gelmeye başlamıştı. Denemenizde fayda var. Zaten kanalların açılması için hemşireler en geç 2 saatte bir emzirmek zorunda olduğumuzu söylüyorlardı tabii bebeği uyandırmak gibi bir sorunla da karşılaşabiliyorsunuz bu esnada. Bebeği uyandırmak için bebeği soyup ayaklarını sertçe gıdıklayabilirsiniz. Bizimkinde çok zor etki etse de hemşireler bu şekilde yapmanızı söylüyorlar. 
- İç çamaşırı emzirme sütyeni / atleti deneyebilirsiniz ancak ben ikisiyle de rahat edemedim. Evin içinde normal atletlerimi kullanmak bana daha çok rahatlık sağladı. 
- Yanınıza kokusunu sevdiğiniz bir ıslak mendil ve kağıt havlu bulundurun. 
Bebeğin ihtiyaçlarına gelince;
- Hastane çıkış seti ( ben bir takım aldım ) yanıma yedek olarak da iki takım olacak şekilde alt, üst ve içine zıbın aldım. 
- Yeni doğan bebek bezi
- Yeni doğan ıslak mendil
- Alt açma bezi / müslin bez
- Ağız mendili
- Mama, çay kaşığı ve fincan ( mama her ihtimale karşı aldım. Ben kan şekeri düşmesin diye iki kez çok az miktarda mama verdim. Bu konuda fikir ayrılıkları çok fazla. Ancak sütün gelmesi belirli bir vakit aldığı için ben bebeğimin sarılığa yakalanma ihtimalini düşürmek adına az miktar mama verdim. )
- Bebek battaniyesi ve eve dönerken bebeği sarmak için kullanacağınız fermuarlı battaniye ya da adı her ne ise. Biz bebeğimizi eve kucakta götürdük. Arabaya ana kucağı koymadık. Ev ve hastane arası çok yakın mesafeydi fakat pusetin önemli olduğunu söylüyorlar. Bilemiyorum.

Aklıma gelen en temel ihtiyaçlar bunlar. Şimdi gelelim harici neler doldurdum o valizin içine ve neleri kullanmadım.
Şimdi hepimiz instagramda, orada burada görüyoruz lohusa hazırlıklarını. İnternetten uzun süre lohusa takımlarını araştırdım en sonunda mecit marka sabahlıklı bir pijama takımı, feyza marka bir gecelik ve renkli, günlük giyebileceğim bir de pijama takımı aldım. Bu arada her iki markayı da tavsiye ederim. Lohusa takımları alındı. Sırada lohusa tacı vardı. Lohusa taçsız bir lohusa düşünülebilir miydi? Tövbe estağfirullah! 
Lohusa tacımı da özel olarak yaptırdım. Bir tek terlik süsletmedim. 
"Hastane çantama" geceliğimi, renki pijama takımımı, tacımı ve tabii makyaj malzemelerimi ( çünkü fotoğraf çekileceğiz değil mi? Süslü olmak önemli ) saç maşamı!! :/ saç kremimi, makyaj temizleyicim ve kremimi koydum ve hatta doğal olarak eşimin alay konusu oldum. Bunların hepsini bavula doldurdum ve hastanenin yolunu tuttuk. Bu arada ben hiç hastane odası süsletme işine girmedim. Yapanlara çok saygı duyuyorum ancak piyasa öyle bir hal almış ki ben o parayı harcamak istemedim. İyi ki de harcamamışım çünkü hiç o instagramda gördüğüm ortam ve halim olmadı.
Doğum için sabah 9 da hastanedeydik. Kontroller, kan tahlillerinden sonra 11 buçuk gibi yatışım yapıldı. Hastane önlüğü / kıyafeti giyildi, serum takıldı ve stresli bir bekleme süreci başladı. Sezeryandan deli gibi korkan bir insanım. Hamileliğim boyunca sezeryan ihtimalini düşünmek bile istemedim. Hep normal doğuma psikolojimi hazırladım fakat son ay oğlumda oluşan gelişim geriliği, son hafta suyunun azalması, yapılan çatı muayenesinde kemik çıkıntımın olması ve bebeğin 38. haftada hala hazneye inmemiş olması gibi faktörler sezeryan olmama sebep oldu. O normal doğum anını yaşayamamış olmak beni hala üzse de vardır bunda da bir hayır diyoruz.
Hastane odamın kapısı her açıldığında ben de " beni götürmeye geldiler" diye bir panik yaşıyordum. O gergin bekleyiş en kötüsüydü. Ancak eninde sonunda o ameliyathanenin kapısından içeri giriyorsunuz. Akşam üstüne doğru 4 buçuk suları sanıyorum ameliyathaneye alındım. Epidural yapıldı. Sonra doktorum geldi. Dedim ki "lutfen başlarken söylemeyin". Ne olup bittiğini anlamadan kısa bir süre sonra oğlumun kesik kesik ağlamalarını duymamla hıçkırıklara boğulmam bir oldu. Bebeğimin kontrollerini yapıp onu hazırladıktan sonra bebeğimi odama götürdüler. Ameliyatım bittikten sonra da beni odama götürdüler. Bir kere zaten korkudan ve kanamadan dolayı betiniz benziniz sararıyor. Bitkin bir halde odaya, ailenizin ve bebeğinizin yanına getiriliyorsunuz. Hemşire emzirmeniz için bebeğinizi size veriyor ancak doğal olarak süt hemen gelmiyor. Bu normal bir süreç endişe etmeyin. Kanamanız yoğun olacağı için hemşireler altınıza bez bağlıyorlar ve bir süre ameliyattan çıktığınız şekilde, üzerinizde ince bir pike ile çıplak şekilde yatmak zorunda kalıyorsunuz.Morfinin etkisi devam ederken herhangi bir sorun yaşamıyorsunuz. Ağrınız yok fakat doğrulamıyor, dönemiyorsunuz ilk başlarda. Zaten ameliyattan sonra da 4 saat bir şey yiyip içmeniz yasak. Sık sık serum bağlanıyor ve sonda da takılı olduğu için tuvalete gitme durumunuz ortadan kalkıyor. Ameliyattan bir süre sonra sık aralıklarla yürümeniz isteniyor. Bu nedenle rahat hareket edebileceğiniz ve kan lekesi olması durumunda üzülmeyeceğiniz bir takıma ihtiyacınız var. Morfinin etkisi devam ederken daha rahat yürüyebiliyorsunuz fakat morfinin etkisi geçmeye başlayınca hareket etmek ne mümkün. O ilk gece zor oluyor işte anestezisyen gelip yeniden morfin yapana kadar. Hastaneden çıkana kadar ameliyat sonrası bir morfin ve iki agrı kesici iğne yapıldı. Ancak o şekilde ben rahat edebildim. Ağrılarım başlamaya yakın hemşirelere söyledim ve bu süreci rahat atlattım ama bir anda bebeğinizin hayatınıza girmesi. Sütün gelmesi için onu sık sık emzirmek zorunda olmanız, ameliyat sonrası yürümek zorunda olmanız geceyi uykusuz geçirmenize sebep oluyor. O nedenle gözüm saçmış, makyajmış, fotoğrafmış inanın görmedi. Yapanlar nasıl yapıyor aklım almıyor. Helal olsun. 
Memleketimden uzakta olduğum için ve eşimin de akraba çevresi çok olmadığı için bu süreçte ziyaretime gelen çok kişi olmadı. Lohusalık adı altında hormonların etkisiyle de bol ağlamalı bir hafta geçirdiğim için de yine alınan lohusa takımlarımı giyemedim. En son artık iki gün önce bu kadar heves ettik, para verdik, fırsat bulmuşken giyinip süsleneyim de iki fotoğrafım olsun dedim ve sadece fotoğraf çekilmek amaçlı takımımı giydim, tacımı taktım. 
Bugün 22 günlüğüz. Zor bir süreç ama ikimiz de sanırım artık daha iyiyiz ve alışıyoruz. Lohusalık süreci ve psikolojisi ile ilgili yaşadıklarımı da mutlaka yazmayı planlıyorum çünkü bu süreçte yaşananları okumak ve dinlemek bana yalnız olmadığımı hissettiriyor. 
Şimdilik benden bu kadar. Mutlu kalın xx

22 Mayıs 2016 Pazar

Yves Rocher Hydra Végéral Yüz Yıkama Jeli

Herkese merhaba,
En son yapmış olduğum Yves Rocher alışverişimde hediye olarak verilen yüz yıkama jelinden bahsedeceğim sizlere.
Hydra Vegetal in okuduğum kadarı ile özelliği cildi kurutmuyor ve nem dengesi sağlıyor. Ben bu ürün hakkında çok fazla bir şey anlatmayacağım. Çünkü bana göre sıradan bir ürün.
İlk kullanmaya başladığımda cildime krem sürüyormuşum hissi verdi çünkü ürün alışılagelmiş temizleyiciler gibi köpüren bir yapıya sahip değil. Dolayısıyla alışana kadar cildimi yeterince temizliyormuş hissine kapılmadım. Ancak ürüne alıştığımda ise cildimde bir ferahlama hissi oluşmaya başladı. Benim cildim karma. Bu ürünün cildimi yağlandırabileceğinden korkmuştum fakat yağlanma yapmadı, cildimi diğer kullandığım ürünler gibi kurutmadı da. Fakat ben her temizleme sonrasında gündüz ya da gece kremimi sürmeye özen gösterdim.



İçerik okuyanlar ve anlayanlar için; 
Tam emin olamamakla birlikte sanırım içeriği çokta kötü olmasa gerek. 


Ürün 125 ml. Çok akışkan bir yapısı var. Bereketli bir ürün değil. Çabuk tükene cinsten.


Kısacası ben bu üründen hiç bir şey anlamadım. Bana çok sıradan geldi. Satın alacağım bir ürün değil. Ancak cildi çok kuru olanlar için belki bir alternatif olabilir.



Sevgiler xx

25 Nisan 2016 Pazartesi

Hint Film Önerisi - PK

Herkese merhaba,
Ben son bir kaç yıldır özellikle Hint filmlerini izlemekten çok keyif alıyorum. Bugün de çok severek ve defalarca izlediğim bir filmden bahsetmek istiyorum. Öyle ki eşimi de alıştırdım. Bizim evde sık sık hint fimlerinin şarkıları dinlenir oldu.

PK filmi bana göre Amir Khan'ın şimdiye kadar izlediğim filmlerinin en iyilerinden bir tanesi. Hem oyunculuk, hem içeriği, hem filmde işlenen komedi öğeleri ele alındığında, film aldığı yüksek imdb puanını fazlasıyla hak ediyor bence.

Konusuna gelince, PK'miz yani Amir Khan farklı bir gezegende yaşıyor ve dünyaya incelemelerde bulunmak için geliyor ancak uzay gemisini çağırmasına yardımcı olacak madalyonunu çaldırıyor. Hikayesi de bundan sonra başlıyor.  Gezegenine dönebilmesi için madalyonunu bulmak zorunda fakat herkes ona "ancak Tanrı bilir." dedikçe kendisi de Tanrıyı aramaya başlıyor. 


Film içeriğinde çok fazla komedi öğesi barındırıyor. Biz hala eşimle filmi her izlediğimizde çok gülüyoruz. Yeri geliyor duygulanıyoruz da. Sanırım filmi şimdiye kadar 7 sefer izledik ve daha da izleriz. 

Filmin ana fikri çok anlamlı. Bir çoğumuzun bildiği gibi Hindistan çok fazla din çeşitliliğine sahip bir ülke ve buna bağlı olarak da insanların manevi duyguları ile oynayan, işi ticarete döken çok fazla tarikat var. Film de ise buna vurgu yapılıyor ve kısacası bizi yaratana inanmamız gerektiği mesajını veriyor.


 Filmde din konusu eğlenceli bir şekilde çok güzel ele alınmış.

İzlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Ancak izleyebiliyorsanız alt yazılı olarak izleyin!

Ve bu şarkıda evimizde sıkça çaldığımız, bizi her seferinde güldüren, eğlendiren bir şarkı. Şarkıya eşlik etmeye ve yetişmeye çalışırken de oldukça eğleniyoruz :) Eşim, dans eden arka plandaki kişilere özellikle çok gülüyor :) 

                                          https://www.youtube.com/watch?v=nd4wsdUMorY

24 Nisan 2016 Pazar

Nerede o eski Bloggerlar / Bloglar ?


Blogumu ilk açtığımda üniversiteden yeni mezun olmuştum. Sene 2011 di. Mezun olmadan kısa süre önce blog alemini keşfetmiştim. O dönem kozmetik ile pek aram da yoktu. Sadece ihtiyacım kadar makyaj malzemem ( hepsi küçük bir makyaj çantasına sığıyordu ) ve bir kaç adet ojem vardı. Blogları okuyup incelemeye başladıkça kozmetiğe olan ilgim de artmaya başladı. Önce renk renk oje almaya başladım ta ki onları koyacak yer bulamayana kadar ve sonrada makyaj malzemeleri.. 
Mezun olduktan sonra ise, iş arama stresi ve sürekli evde oturuyor olmak, iş bulamamak beni depresyona sürüklemeye başlamıştı. Bu sıkıntılarla baş etmenin bir yolu olarak ben de blog açtım. Adını ise beni en iyi tanımladığını düşündüğüm Uzun İnce Kıvırcık koydum. Daha üniversite 1. sınıftayken fakültede hiç tanımadığım kızlardan biri ( sınıf arkadaşımın yurttan arkadaşıymış ) arkadaşıma gidip " fakültede uzun ince kıvırcık bir kız var. Tanıyor musun? " diye sormuş. Bunu duyunca çok komiğime gitmişti ama düşününce beni en iyi bu kelimeler anlattığı için blog adımı Uzun İnce Kıvırcık olarak kullanıyorum 2011 den beri. 
Blogumu ilk açtığımda yeni yeni yazılar yazıp yayınladıkça çok heyecanlanırdım ve sürekli takipçi sayımın artmasını merakla beklerdim hatta öyle ki rüyalarıma bile girerdi. Aniden takipçi sayımın arttığını görürdüm rüyalarımda ancak sabah kalkıp bloguma baktığımda pek bir fark göremezdim :(
O dönem çok fazla bloga yazılar yazılırdı. Her gün incelerdim diğer bloggerların yazılarını. Ürün tanıtımlarının yanı sıra hayatını anlatan, blogunu günlüğe dönüştürmüş kişilerin yazılarını da keyifle okurdum. Hatta öyle ki blog sayesinde çok güzel arkadaşlıklar da edindim. Bunlardan bir tanesi de Ozininmakyajböcesi. Blog olmasaydı kendisini nasıl tanırdım. Keyifliydi blogger olmak. Yaptığımız her alışverişi, kullandığımız her ürünü paylaşmak ve fikir alışverişlerinde bulunmak, yayınladığımız her yazıdan sonra sık sık yorum geldi mi diye bakmak... 
Sonra instagram piyasaya çıktı. Ben uzun bir süre instagramdan uzak durdum. Nedense instagrama üye olursam her bir şeyi paylaşmaktan kendimi alamayacağım diye korkuyordum ( nitekim öyle olmadı ) İnstagrama üye olmam da Özinin Makyaj Böcesi'nin birazcık ısrarı ile oldu :) Kısa sürede instagramdan daha çok keyif almaya başladım. Çünkü kullanımı kolaydı. Bir fotoğraf ve bir bir açıklama yeterliydi. O dönemde kameramın da bozulmuş olması ve cep telefonu kameramın da yeterince tatmin edici olmamasından dolayı 1 senelik bir ara verdim bloga. Sonra evlendim ve şehir değiştirdim. Hal böyle olunca, üstelik işsizken yine bir şeyler yazmaya, içimi dökmeye ve paylaşmaya ihtiyacım vardı. Ancak geri döndüğümde baktım ki blog yazan fazla kimse kalmamış. Eskiden takip ettiğim bloglardan günlük en az 20 yazı yayınlanıyorken şimdi ise 3ü, 5i geçmiyor :( okuma sayıları düşmüş, yorum zaten neredeyse yok. Sanki bir boşluğa yazıyorum gibi hissediyorum. Blogların, bloggerların eski halini özlemeye başladım. Sosyal medya platformları arttıkça bloglar bir köşeye mi itiliyor sanki.

Eski yazıları, paylaşımları özlüyorum. Blogger ların o daha samimi olduğu zamanları özlüyorum. 
Ama buna rağmen her fırsatta da yazmaya devam edeceğim.



Sevgiler xx

22 Nisan 2016 Cuma

Coppertone 50+ Güneş Kremi

Herkese merhaba,
Havalar ısınmışken ( en azından Ege'de ) ve güneş yüzünü göstermişken 1 yıldır kullanmakta olduğum güneş kreminden bahsetmek istedim bugün sizlere. Geçen sene cildimde kılcal damar çatlamalarının başladığına güzellik uzmanı bir tanıdığım dikkat çekti. Çatlamaların ilerlememesi için bana aşırı sıcak ve soğuktan, ani sıcak soğuk geçişlerinden cildimi korumam gerektiğini ve yaz kış güneş kremi kullanmam gerektiğini söyledi. Her ne kadar kışın kremi kullanmayı aksatmış olsamda şu sıralar düzenli olarak kullanmaya yeniden başladım.  Kendisinin tavsiyesi üzerine eczaneden Coppertone'un çocuklar için olan 50 faktörlük kremini satın aldım.




Eczaneden 64 liraya aldım hatta ilk kez bir güneş kremine bu kadar para ödedim ama değdi. Yazın denize girerken genelde nivea ya da garnierin 50 faktörlük kremlerini kullanıyorum vücut için ancak yüzüm ve boynum için coppertone kullanıyorum.


Ürün 200 ml oldukça bereketli. Paba içermediği yazıyor. Bu içerik ile ilgili pek bilgim yok açıkcası. Ancak nette kısaca baktığım kadarı ile paba içermeyen güneş kremi kullanmak gerektiğini okudum. 


Yapısı ne çok koyu ne çok akışkan. Ben makyaj öncesi bile tüm cildime sürüyorum. Üstelik güzel de nem veriyor. Asla yapış yapış bir his ve ağırlık bırakmıyor. Ciltte sivilcelenme ya da yağ bezesi oluşmasına sebep olmadı. Bu açıdan da oldukça beğendim. Ayrıca hafif ve hoş bir kokusu var. Genelde güneş kremi kokularına zaten aşığım. Temmuz doğumlu olduğumdan mı yoksa deniz kenarı bir yerde yetişmiş olmamdan mı kaynaklı bilmiyorum ama yaz mevsimini çok seviyorum ve güneş kremi kokuları da bana yaz mevsimindeki kalabalık meydanları, cıvıltıyı, neşeyi ve eğlenceyi hatırlatıyor.


Krem bitince mutlaka yenisini alacağım. Ancak sizlerin de tavsiye ettiği ürünler varsa araştırmak isterim.


Sevgiler xx

18 Nisan 2016 Pazartesi

Gurbetlik- Biraz Dertleşelim

Herkese merhaba,
Bugün biraz dertleşmek, size içimi dökmek istiyorum. Bu yazı biraz uzun olabilir çünkü kısa şekilde kendimi ifade edemiyorum. Biraz fazla detaycıyım. Dolayısıyla sonuna kadar okuyup benimle dertleşirseniz şimdiden teşekkür ederim, okumazsanız da canınız sağ olsun :)

Ben aslen Kuşadalıyım. Orada doğdum, büyüdüm. Memleketimden ve ailemden uzak kaldığım tek zaman üniversite zamanıydı. 4 yılımı iç anadolunun göbeğinde, Kırıkkale'de geçirdim. Bana göre hayatımın en güzel dönemiydi. Eşimle tanışmamızda bundan 7 sene öncesine, üniversite dönemine dayanır. Eşim Uşaklı. Henüz 6 aylık evliyiz. Evlendik ve ben Uşak'a yerleştim. Kuşadası'nda 3 senedir çalışmakta olduğum firmadan içten içe ağlayarak istifa ettim. Sevdiğim insan ile hayatımı birleştirdim Allah'a şükürler olsun. 

İlk olarak şunu söylemek istiyorum hayatta "asla" demeyin. Asla dediğim ne varsa başıma geldi çünkü. Lisedeyken "asla Fransızca okumam" dedim ve Kırıkkale'de Fransızca mütercim tercümanlık okudum. "Ben Uşak'ta yaşamam" dedim ve şimdi buradayım. 

Ben duygu yoğunluğu çabuk değişen bir insanım. Yengeç burcuyum ve neredeyse burcumun tüm özelliklerini taşıyorum. Geçmişe, anılara çok bağlıyım, aşırı sulu gözüm, hayatımdaki olumlu şeyleri görmek yerine hep olumsuzluklara odaklanıyorum. Her şeyin olumsuzunu düşünüyorum bu nedenle de sık sık depresif bir ruh haline bürünüyorum. 

Bugün kardeşim ile biraz dolaşmaya çıktık. Uşak Atapark'taki kahve dünyasına oturduk, sohbet ediyoruz. Kardeşim Uşak Üniversitesi'nden 3 sene önce mezun oldu. 2 yıllık bir bölüm okumuştu ve dikey geçişle Ege Üniversitesi'ne başladı. Beni ziyarete geldi bir kaç gün önce. Uşak'ı daha iyi bildiği ve burada yaşamanın nasıl olduğunu bildiği için kardeşimle bu konuda dertleşmek iyi geliyor. Bir yandan kahvemi içerken etrafıma baktım. " Bu şehri seviyor muyum, sevmiyor muyum bilmiyorum " dedim.  Bazen iyi ki burada yaşıyoruz diyorum, bazen ise memleketime çok büyük özlem duyuyorum ve orada yaşıyor olmayı arzuluyorum. 3 sene önce dedem vefat etmeden, Kuşadası'nda hayatımı devam ettirmeyi hiç istemezdim. Hep " başka şehirlere gitmeliyim" der dururdum. " Kuşadası küçük bir yer. Burada ne yapabilirim ki" diye düşünürdüm. Sonra İlk gerçek anlamda iş deneyimi elde edebileceğim yabancı bir firmada çalışmaya başladım. Türkler, İngilizler hep bir arada öyle samimi bir ortam vardı ki, çalışıyor olmak benim için bir yük, bir zorluk değil keyifti. Müdürlerimle yeri geldi dertleştim, yeri geldi güldük eğlendik. Tabii ki stresli zamanlarımız oldu ama hiç gücenmedik birbirimize. İş stresi dedik ve unuttuk. Sonra dedemi kaybettik bir gece yarısı koah hastalığından. Dedemin gece vefat haberini aldığımızın sabahı hiç bir şey olmamış gibi kalktım, giyindim, makyajımı yaptım ve ofise gittim. Müdürüm günaydın dedikten sonra dedemi sordu. " Gece kaybettik, öldü" dedim ve ağlamaya başladım. Müdürüm ne işin var burada gitsene evine dese de " gitmek istemiyorum, o ortamda daha kötü olacağım. Kalıp çalışmak istiyorum" dedim ve o günü daha az duygusal hasarla atlattım. Çalışmak bana psikolojik olarak daima iyi geldi. İş ortamımı ve çalışma arkadaşlarımı, müdürlerimi de daima sevdim. Dedim ya duygusalım diye, o nedenle o iş benim için sadece para kazandığım bir iş değildi. Ben oraya, o insanlara duygusal anlamda da bağlanmıştım. Bu nedenle günü gelip istifa ettiğimde çok zorlandım. Günlerce rüyalarımda ağladığımı gördüm. Sürekli ofisi görüyordum, çalıştığımı görüyordum bazen de işten ayrıldığımı. Uyandığımda göğsümde bir ağırlık olurdu hep. Şimdi o rüyalar azaldı. Daha nadir görüyorum ofis arkadaşlarımı ve ortamı rüyalarımda ama o ağırlık hissi hep oluyor kalkınca. Hala haberleşiyoruz, Kuşadası'na en son Şubat sonu gitmiştim. Ziyaret ettim. Tekrar gidince tekrar ziyaret edeceğim. Hayatımda bir yeri olmalı o insanların hep, çünkü onları çok seviyorum.
Sonra ne oldu? İstifa ettim, evlendim ve Uşak'a yerleştim. Eşime bazen kızıyorum çünkü "yabancı dil biliyorsun, kolay iş bulursun"dedi. Kendisi de buna inanmıştı ve ben de inandım ama sonuç beklediğimiz gibi olmadı. İlk bir kaç ay evi düzene sokma, yerleşme, alışma derken pek iş arama durumum olmadı. Nasılsa bulurum dedim ama iş aramaya başlayınca gördüm ki işin aslı öyle değil. Birincisi Uşak sanayi şehri ve dış ticaret yapan belli başlı firmalar var. Tekstil sektöründe deneyimim olmadığı için diplomamın ilk etapta pek bir geçerliliği yok. İkincisi, gördüğüm kadarı ile asgari ücrete çok iş yapacak, mümkünse üniversite mezunu ve dil bilen eleman arıyorlar. Evet, biliyorum bu bir çok yerde bu şekilde ama ilk tecrübemi bambaşka bir yerde edinince o şartları doğal olarak maddi manevi arıyor insan. Dolayısıyla iş bulamamış olmam, evde oturuyor olmam, henüz tam bir çevre edinememiş olmam, bütün bunlar üst üste gelince umutsuzluk, depresyon alıp başını gidiyor bende. Akşam eşimin eve gelmesini resmen iple çekiyorum. Memleketime de sık sık gidemiyorum bir takım psikolojik problemlerim yüzünden. Anlatsam gülersiniz. Bunun için psikiyatriste gittim o bile güldü ama madem ki dertleşiyoruz bunu da anlatayım. 

Dedim ya Kırıkkale'de üniversite okudum diye. 4 sene boyunca 12 saat yol gittim geldim ben ve otobüs yolculuklarından da acayip keyif alırdım. Sonra bir gün kardeşimin Uşak Üniversitesi'ne kaydı için Uşak' a doğru yola çıktık. Reglim devam ediyor, ki çok dikkat ederim normal şartlarda o şekilde yolculuk yapmamaya ama mecbur çıktık yola. O dönem otobüslerde tuvalet vardı ( keşke hala olsa ) ben yarım saat içinde iki kez tuvalet ihtiyacı hissedince kafamda şöyle bir şey belirdi " ya tuvalet olmasaydı? " Devam eden bir yolculuğu bölmek, insanları yollarından alıkoymak düşüncesi beni rahatsız ettiği ve de böyle bir kendimce tuvalet sorunu yaratınca beynimde otobüs yolculuklarından tedirgin olmaya başladım. Bunun üzerine ilerleyen zamanlarda da idrar yolu problemleri yaşayınca iyice yolculuktan korkar oldum. Araba ile gidersek sorun yok, çünkü kontrol bizde ancak kontrolümüz dışındaki herhangi bir vasıtaya bindiğimde bu saçma sapan düşünceler beynimde yer ediyor ve bunun verdiği psikolojik rahatsızlık yolculuğumu etkiliyor. Şimdiye kadar hiç otobüsü durdurmak zorunda kalmadım. Olumsuz bir şey yaşamadım ama beynim bana kötü oyunlar oynuyor ve yola çıkamıyorum, korkuyorum. Psikolojik olarak bu rahatsızlığım başladığı zaman fiziksel olarak da etki etmeye başlıyor sanki tuvalet ihtiyacınız varmış gibi. Annem panik atak hastası. Sanırım bazı rahatsızlıklar göre göre biz farkında olmadan beynimize yerleşiyor ve bir şeyler ise bu rahatsızlıkların ortaya çıkmasında bahane oluyor. Fakat sosyal hayatım etkileniyor. Kardeşimle her ne kadar geri dönmek, bir kaç gün hava değişikliği yaşamak istesem de gidemiyorum. Benzer problemler yaşayanlar varsa dinlemek isterim.

Böyle işte. Her ne kadar evliliğimden yana çok mutlu olsam da, her gün Allah'a eşimi bana nasip ettiği için şükür etsem de, ruh halimin değişmesine engel olamıyorum. Kendimi pozitif tutamıyorum. Oyalanmaya çok ihtiyacım var. Bunun için, yıllardır planlarım arasında olan, dslr bir makine aldım. Fotoğraf çekmeyi seviyorum. Bunu tam bir hobi haline getirmeyi düşünüyorum. Belki faydası olur.

Aranızda gurbete gelin giden, ben gibi benzer ruh halleri yaşayanlar varsa, sizler bunun üstesinden nasıl gelmeye çalışıyorsunuz merak ediyorum. Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.



Okuduysanız tekrar teşekkürler.


Sevgiler xx

Beni de okur musun?